|
Fatma Barbarosoğlu romanlarıyla günün tarihini yazmaya devam ediyor. Yazar, değişen ve dönüşen muhafazakar yaşam biçimilerini de tartışmaya açıyor.
Yeni kitabı ‘Son On Beş Dakika’da sabah vakti işlek bir caddede yaşanan bir cinayete tanık olanlar üzerinden hal-i pür melalimizi özetleyen Barbarosoğlu, modern insanın ‘ölüm’ü nasıl algıladığı ve anlamlandırmaya başladığına da dikkat çekiyor. Bir romanda hem teşhis, hem tahlil, hem de tasvir vardır. Ama reçete yoktur. Olmaması gerekir’ diyen yazar ile Son On Beş Dakika’yı ve akla getirdiklerini konuştuk.
Yorum yapmayı çok seven bir toplum olduk. Romanda da sıkça görünene bakarak, görüntü üzerinden fikir yürütenler var. Bu hastalık bize medyadan mı sirayet etti?
Hayır. Her türlü sıkıntımızı sadece medyanın üzerine yükleyerek bir yere varamayız. Medya zamanın ruhunu en yoğun şekilde yansıtan olduğu için onu günah keçisi ilan ederek sıkıntılarımızı aşacağımızı zannediyoruz.Yorumun ve yorumcuların yükselmesi post modern dönemin ruhu ile alakalı. Herkes her şey hakkında konuşabilir. Bilginin, estetik yargıların hiyerarşik yapısı çökmüştür çünkü. “Bence” diye söze başlayan herkes kendi estetik yargılarını dile getirebilir. Kimse de ona iyi ama “Sen kimsin? Bu söylediklerini nereden soruyorsun?” diye itiraz edemez. Hiçbir dini bilgisi olmayan kişiler televizyona çıkıp en tartışmasız hükümleri bile kendi nefsine aykırı geldiği için reddetmeye kalkıyor. Ama cahil yorumcunun bir özne olarak ortaya çıkması bakımından televizyonların önemli bir katkı sunduğunu kabul etmek zorundayız.
Erkekler makineleri tamir eder, ya hayatı?
Sosyolog kimliğiniz caddeyi okurken ve roman kurgusunu oluştururken ne kadar müdahil oldu size?
Bunu bilemem. Edebiyat ve sosyoloji suyun içine atılmış şeker gibi. Ayırmak mümkün değil artık. İkisi de benim için bazen onu taktığım bazen ötekini taktığım mercekler değil.
Erkeklerin makineleri tamir ederken hayatı tamir edemediklerine dikkat çekiyorsunuz. Bu ne zamandır böyle?
Kabaca söylemek gerekirse herhalde Tanzimat ile başlayan bir süreç bu. Tanzimat ile birlikte kadın ve aile kelimeleri bir daha ayrılmayacak şekilde nikahlandı. Yani ailenin içinde erkeğin sorumlukları düştü. Oysa İslam ahlakında baba ailesinden mes’uldür.Postmodern dünyada çocukların ve yaşlıların bütün yükü kadınların sırtında. Evlilikler bitiyor anne ve çocuklar baş başa kalıyor. Hiçbir çağda erkekler bu kadar sorumluklarından arınmamışlardı herhalde diye düşünüyorum.
‘Hiçbir Yer’ gibi ‘Son On Beş Dakika’ da bir yanıyla erkeklerin hikâyesine odaklı. Ama asıl ve hayran olunası karakter ise Nermin! Sağ gösterip sol vurma durumu mu var?
Kadın okuyucular için anlaşılabilir bir durum Nermin karakterinin çok sevilmesi. Ama beni esas şaşırtan erkeklerin de Nermin karakterini öne çıkarmaları. Bu neden böyle? Erkekler Nermin’i zaten yaşamayan bir kadın olduğu için hayattaki kadınlara benzemediği için seviyor. ‘Zaten öyle biri artık yaşamıyor’diye sitem etmek için bir bakıma. Oysa hayattaki Nermin’leri görmüyorlar. Ama romanın esas kahramanı Hekim Sami Yavaş’ı neden sevmiyorlar bunun üzerinde durmak lazım. Çünkü erkekler empati kurmaktan çok korkuyor. Dizi film izleyicilerinin hep kadınlardan olması bunun en büyük göstergesi. Empati kurmaları gerekmediği için on kere aynı maçı seyredebiliyorlar. Sağ gösterip sol vurma mı, hayır.
Dr. Ahmet Erçetin üzerinden çok sert bir eleştiri var popülarite ve kariyer odaklı bir hayat uğruna değerlerini hiçe sayanlara ilişkin... Arkadaşları sürekli bir muhasebe halindeyken Dr. Ahmet’i bu kadar körleştiren ve hakikatten uzaklaştıran nedir size göre?
Roman kahramanlarım üzerinde uzun uzun yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Çünkü uzun uzun yorum yaptığım zaman çok katmanlı olarak okunması gereken bir metne zarar vermiş oluyorum. Bu şuna benziyor: Yemeği pişiriyorsunuz. Güzel bir sunum eşliğinde ikram ediyorsunuz. Bundan sonra misafiriniz sunduğunuz yemeği lezzeti damağında tuta tuta mı yer, yoksa alelacele lokmaları yarı çiğnemeden mi yutar yazar buna karışmamalı.Hele o kadar emek sarf edip ortaya çıkardığı yemeği misafiri çiğnemeye üşeniyor diye mikserden geçirip sunmaya hiç kalkmamalı diye düşünüyorum.
Şekil üzerinden muhafazakarlık
Medyanın ‘imaj’lar üzerinden iyiyi ve kötüyü nasıl şekillendirdiğini, algılarımızla nasıl oynandığını çok güncel örneklerle hatırlatıyorsunuz okura. Bu tuzağa en kolay düşenler de muhafazakarlar mı oluyor?
Evet. Muhafazakarların aşıları tamamlanmış değil henüz. Onun için ufacık bir virüs saldırısında bünye yataklara düşüyor. Şekil üzerinden giden bir muhafazakarlık var. Kıyafet yoluyla neredeyse elinde pankart taşıyan “ben muhafazakarım, ben muhafazakarım” diye dolaşan kişilerle sohbet ederken muhafazakarlıkları on beş dakika sürmüyor. Eşya ile ilişkiler, insan ilişkileri bakımından köksüz tavırlar ile karşılaşıyorsunuz. Kadınlar için de böyle erkekler için de böyle maalesef.
Kader üzerine çokça soru sorduruyor roman. Kader ne zamandır bir mesele sizin için? Ya da ‘kader nedir?’ sorusu üzerinden cümleler kurmak bir romancıya nasıl bir imkan sağlıyor?
Adını tam olarak koymamış olsam bile aklımın erdiğinden bu yana kaderi sorgularım. Kader nedir sorusu, sanatın bütün dalları için imkân sunan bir sorudur. Çünkü insanın sınırlarını bir sınırsızlık içinde tefekkür etmesini sağlar.
Fatma Barbarosoğlu
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden 1984 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini, “Türk-İslam Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle 1987 yılında tamamladı. “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi” başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu. Akademik çalışmalarının yanısıra yayınlanmış pekçok hikaye kitabı var.
İpek Tanır / STAR

Semaver tarafından yazılmış¸ Son 50 yazı :
|