| |
|
|
|
|
 |
Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki bağı hukuki ve kültürel düzlemdeki 'kopuşlarla' değil de siyasi, dini ve geleneksel mirasa dayalı 'süreklilik' unsurlarına vurgu yaparak açıklayan tarihçi ve siyaset bilimciler, Türkiye'yi, örneğin Fransa gibi, homojen bir modern ulus devlet kategorisinde değerlendirmekten kaçınırlar. Türkiye'nin mevcut sınırlarını aşan geniş bir hinterlandı olduğu gerçeği özellikle zihinsel ve psikolojik algılamalarda dışa vururken imparatorluğun kadim mirasının taşıyıcısı olarak Türkiye Cumhuriyeti, nüfuz ve etki sahası bakımından Türkiye'den daha fazlasını ifade eder. Ulusçu yaklaşımın bütün yıkımlara ve sarsıntılara rağmen sürdürülme çabası bilinçli bir tercih olarak görülse dahi Türkiye'de materyalist ve merkeziyetçi boyutları yüceltilerek üretilen etnisite temelli kimlik arayışının gerilimlere ve şiddete yol açmasının arka planında Osmanlı mirasının hakkıyla anlaşılamaması yer alıyor. Oysa Fernand Braudel ve William McNeill gibi ünlü tarihçilerin 'adalet ve kerim devlet' ilkelerinden hareke ederek vurguladıkları Osmanlı barışı çok kültürlü ve çoğulcu bir toplumda herkesin kendi olarak kalmasına ve kendi kültürünü yüceltmesine imkân veren bir anlayışı barındırıyordu. Böylesine derinlikli bir mirası devralan Türkiye Cumhuriyeti'nin istemese dahi, zamanla, kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınması eşyanın tabiatına aykırı olduğu gibi tarihin akışına da ters düşerdi.
Ahmet Davutoğlu'nun kavramsallaştırmasıyla "tarihi, coğrafi ve kültürel" derinlik imparatorluk mirasının nişanesi olarak kırılma dönemlerinde Türkiye'nin önüne çıkıyor. Boşnak katliamında, Bulgaristan Türklerine yapılan zulümlerde ve Irak'taki ABD işgalinde Türkiye, hem Batı'dan hem de Doğu'dan sürekli yönelinen bir ülke konumunda buldu kendini. Yusuf Kaplan'ın ifadesiyle Türkiye'nin bir köprü olmadığını coğrafyasının merkezi olduğunu kanıtlayan bu göç dalgaları İsmet Özel'in vurgusuyla söylersek Anadolu'nun vatanlaştırılmış -İslamlaştırılmış- bir toprak olduğunu kanıtlıyor. Türkiye'nin Türkiye'den çok daha fazla bir anlam ve anlamlandırma biçimi olduğunu yaşadığımız gündelik hayatın pratikleri de bizlere daima hatırlatıyor. Karşılaştığımız örnekler, her seferinde, Osmanlı hinterlandını kaybedilen bir bölge olarak değil de, yeniden hatırlanmayı ve keşfedilmeyi bekleyen bir alan olarak çıkartıyor önümüze. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Bilim ve Sanat Vakfı'nın iftarında aktardığı tecrübeler Uluslararası ilişkilerin bilinen ve görünen akışının ötesinde arka planda gerçekleşen yüzleştirici ifadeler de içeriyordu. Herhangi bir anlam kaybını önlemek için Davutoğlu'nun kendi dilinden aktaracağım birkaç örnek bile Türkiye'nin tarihi rolüne ışık tutmaya yetiyor. Türkiye'nin sahip olduğu dinamikleri özetlerken Davutoğlu, stratejik ve jeopolitik bağlamda coğrafyamızın, siyasi ve kültürel bağlamda tarihimizin ve bunlara ek olarak dinamik nüfus yapımızın psikolojik düzlemde özgüven, sosyolojik düzlemde medeniyet aidiyeti bilinci ve insanlığın ortak vicdanına seslenebilen bir dil'e sahip olabilme imkânına atıfta bulunuyor. Dolayısıyla aşağıdaki örnekleri büyük ölçüde bu bağlama oturtarak okumak ve anlamak gerekiyor.
"İsrail'in Mavi Marmara filosuna yaptığı saldırının ardından Bakanlık danışmanlarına hazırlamaları gereken metnin temel parametrelerini söyledikten sonra dedim ki; öyle bir metin yazın ki, insanlığın ortak vicdanına hitap etsin. Bu metni okuyan ve dinleyen insanlar hangi dinden, hangi ırktan olursa olsunlar aynı acıyı hissetsinler. Aynı oranda vicdanları etkilensin. Ve neticede BM Güvenlik Konseyi'nden istediğimiz kararı çıkarttık. Dolayısıyla bugün bizler, yani Türkiye'de yaşayan insanlar insanlığın ortak vicdanına hitap edecek, çağın ruhunu kavrayacak bir dil üretmeliyiz..."
"Fransız sömürgeciliğini yaşamış halkı Müslüman olan Afrika'daki Komor Adaları ülkesi Dışişleri Bakanı, bir toplantı için geldiği İstanbul'da dedi ki: "Biliyorum benim ülkem küçük, orada büyükelçilik açmanın sizin için yeterli karşılığı olmayabilir, fakat en azından bir temsilcilik açmanızı rica ediyorum. Çünkü Fransız bayrağının tam karşısında ay yıldızlı Türkiye bayrağı dalgalanmadıkça biz kendimizi tam anlamıyla bağımsız hissedemeyeceğiz ve hissedemiyoruz."
"Irak'taki Sünni gruplar arasında barışı tesis etmek için İstanbul'da düzenlediğimiz toplantıya Sünnileri temsilen çeşitli direniş liderleri, aşiret reisleri ve şeyhler katıldı. Öğleden önce onlar konuştu ve sorunlarını anlattılar. Öğleden sonra ben konuştum ve onlara dedim ki; evet, Irak'ın sorunlarını siz çözmelisiniz. Fakat Irak her durumda bizim de sorunumuzdur ve biz sizinle samimi bir şekilde ilgileniyoruz. Konuşmamın ardından ayağa kalkan nüfuzlu bir aşiret şeyhi diğerlerine dönerek şu ifadeyi kullandı. "Ahmet'e güvenebilir ve dinleyebiliriz çünkü o Bağdat'ın diliyle konuşuyor."
"AB dönem başkanlığını yürüten İsveç Dışişleri Bakanı, Bosna Hersek ve Sırbistan arasındaki sorunların çözümü için hazırladıkları bir metni katıldığım bir toplantıda bana uzatarak dedi ki; "Biz sorunun çözümü için şöyle bir çalışma yaptık, fakat taraflar kabule yanaşmıyor. Bu metinden yola çıkarak biz Sırpları ikna etmeye çalışacağız. Siz de Boşnakları ikna eder misiniz? Metni aldım ve yazılı tarafına hiç bakmadan masanın üstüne koyarken Bakana dedim ki; bakın Sayın Bakan Bosna Hersek'i konu edinen herhangi bir metin yazılmış halde Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'na verilemez. Çünkü Bosna'dan daha fazla Boşnak'ın yaşadığı Türkiye için Bosna Hersek dış mesele değil, bir iç meseledir. Biz bu konuda Türkiye olarak kendi çalışmamız yapacağız diyerek metni ona iade ettim. Ve sonuçta Bosna Hersek ile Sırbistan arasındaki müzakereler bizim hazırladığımız yol haritasına uygun olarak sonuçlandı."
5 Eylül Pazar günü Bilim ve Sanat Vakfı'nın iftarında yaptığı konuşmada Ahmet Davutoğlu bu örneklerin yanı sıra özellikle Türkiye'nin dışarıdan nasıl algılandığına dair çarpıcı örnekler verdi. Tarihi özelliklerinden dolayı İstanbul'un -içerdeki bütün yalpalanmalara rağmen- dışarıdan muktedir olarak görüldüğü yorumu analizin özünü oluşturuyordu. Görüldüğü gibi, Osmanlı coğrafyasında yaşanan işgaller, sömürge yönetimleri, travmalar veya Tanzimat'la başlayan Osmanlı-Türk siyasal modernleşmesinin batılılaşma serüveni (tarihine, kültürüne dolayısıyla kendisine yabancılaşması süreci) tarihin coğrafyamızın omzuna yüklediği yazgıyı değiştirmeye yetmiyor. Bütün keskin açıklamalara, kopuşlara, aydın despotizmine rağmen İmparatorluk bakiyesi, Davutoğlu'nun verdiği örneklerdeki gibi, farklı coğrafyalarda benzer çığlıklar halinde yankılanırken Türkiye'nin bir mekân olarak ifade ettiği anlamı da yerli yerine oturtuyor.

Semaver tarafından yazılmış¸ Son 12 yazı :
|
|